Aslıhanın Açısından

27/3/2009 - GöRDüM DoKuNDuM ve SeVDiM

Gördüm Dokundum ve Sevdim

 

Kitabın arka kapağında şunlar yazıyor

 

“Görmeden aşık olur mu insan, gözümüzle gördüğümüz müdür sevdiğimiz, yoksa ruhuna dokunabildiklerimizi mi severiz? !
Sevilene dokunamayınca, geceler boyu onun hayaliyle ruhunun karanlık koridorlarına dalmaz mı insan... Bir kış günü ateşlere bulanmaz mı...
Yolcu değil miyiz hepimiz, başkalarının hayatlarının yolcuları...
Gece vakti çimenlerin üzerine uzanmış yıldızları seyrederken tüm aşkları yüreklerine aşır bir yolcu, konaklama aykırıdır yolcuya, bir hayalet gibidir ruhları, şeffaftır herkesin içine girip onlardan olabilirler.
Romantik bir yolcunun hikayesi 'gördüm, dokundum... ve sevdim'.
Halim Bahadır senelerdir yaşadığı hayatın satır aralarını yazdı, okurlarının hıçkırıklarını paylaştığı, gülümsemelerini çoğalttı, iklimleri dolaştı kalemiyle, insanların ruhlarına dokundu.
Göremediğimiz hikayeler var elinizdeki kitapta, bir yazarın iç serüveninin yanı sıra arka sokakların sesi geliyor fısıltıyla.”

 

Romantik bir yolcunun hikayesi deniyor kitap için. Bana kalırsa bencil, insanların duygularını hiçe sayan, gerçekten sevmeyi bilmeyen, kadınları sadece cinsel bir obje gibi kullanan bir yolcunun hikayesi…

 

Yine de okunması gereken bir kitap diyorum çünkü sevgisiz ve ilgisiz yetişmiş kız çocuklarının iç dünyasını görebilme şansına ulaşabiliyorsunuz. Çocuğunu saçlarını okşamaktan imtina edinen ebeveynler bir ömür boyu kapanmayacak yaralar açıyorlar onların küçük yüreklerinde… Hep sevgi arayışı içinde yine onların sadece bedenleri ile ilgilenen sevgisiz insanların arasında yavaş yavaş tükeniyorlar. Sevginin peşinde koşarken sevgisizliğin daralan çemberinde boğulup kalıyor…

 

Yazar sevgisiz yetişmiş birkaç kadınla ilişkisini anlatıyor kitabın bazı bölümlerinde. Onların kalplerindeki derin yaraları resmediyor okuyucuya onların derdine bir an için ortak oluyor(?) onları teselli ediyor (?) kendince… Onların acizliklerinden sevgi arayışlarından güven arayışlarından yararlanıyor desek sanırım durumu özetleyen daha uygun bir cümle kurmuş oluruz.

 

Yazarın kızlarına sevgi göstermeyen babalara kızması da bu ne yaman çelişki dedirtecek türden. Kendisinin de küçük kızı var babasının yanında olmasına ihtiyaç duyan onun sevgisine ihtiyaç duyan bir kızı… Ama babası özgürlüğünün(?) peşinde, babaları ilgi göstermemiş kızları teselli(?) etmekle meşgul…

 

Okurken düşündüm bir kadının fiziksel zayıflığından yararlanarak yapılan cinsel istismar tecavüzse ruhsal zayıflığından yararlanarak yapılan istismarda tecavüz sayılmaz mı?

 

Kitaptaki ilginç noktalardan biri de çarşaflı bir bayanın yazara içini döktüğü satırlar. Bayanın eşi kendisini sadece o anki cinsel ihtiyaçlarını gidermek için kadının ihtiyaçlarını düşünmeden kullanıyor ve çok affedersiniz ama bu hayvanlığı da inancı gereği yapıyor. Yanlış kaynaklardan öğrenilen İslam(?) ne kadar da ürkütücü. İslam’ın ortadan kaldırmaya çalıştığı Cahiliye Dönemi Arap gelenekleri ve  Kadına bakış açısı nasıl halen İslam adına yaşatılmaya çalışılıyor anlamak güç gerçekten. “Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır” ayeti aklıma geldi kadının hikayesini okurken. Pisliğin içinde kalmaktan mı hayvanlaştı acaba eşi diye düşünmekten kendimi alamadım…

 

Yazar hayatını özgürce yaşamasına rağmen hiç mutlu olamıyor… Çünkü mutluluk dengede gizlidir, kendi özgürlüğünüz kadar başkalarını özgürlüğüne de duyarlı olduğunuz, kendi ihtiyaçlarınız kadar başkalarınınkine de duyarlı olduğunuz, kendi gururunuz kadar başkalarının gururlarına da duyarlı olduğunuz, sevilmek istediğiniz kadar sevdiğiniz müddetçe… Hayatınızdaki her kavramda her olguda denge kurabildiğiniz kadar mutlu olursunuz…

 

Birine bağlanmak özgürlüğünüzü kısıtlamaz çünkü bağlılık, sadakat gerçek bir sevginin sonucudur. Gerçek sevgi ise özgürleştirir… Tabi iki gerçek sevgi buluştuğu zaman...


aslihanca....

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/2/2008 - Metaryalizm'in Çarkları

 

Bazen kendimi materyalist sistemin çarkları arasına sıkışmış can çekişiyor gibi hissediyorum. Öyle bir kuşatılmışsız ki çıkmak istesek de bir yol bulup çıkamıyoruz. Kurtulma ümidimiz kalmadığından mıdır bilinmez kabullenmişiz insani değerleri gözardı eden sistemleri , hatta  bu sistemin çarklarını kendimiz çevirmeye başlamışız. Durup düşünecek vakit bulamamak hoşumuza gider olmuş belki de vicdanlarımızdan yükselen iniltilerden ancak bu şekilde kaçabildiğimizden…

Bu metaryalist sistemden hep şikayetçiydim ama üretim sektöründe çalışmaya başladığımdan bu yana sistemin acı tablosuna hergün izlemek zorunda kalmak daha da rahatsız edici olmaya başladı. Hatta izlemeninde ötesinde çarkın turu tamamlamasına katkıda bulunmak…

İşçilerimiz normal mesailerinin dışında yoğun bir şekilde ekstra  mesai yapmak zorunda kalıyorlar. Yolda kaybettikleri zamanıda düşünürsek evlerini sadece otel gibi kullanıyorlar. Sürekli bu çalışma temposu içindeler… Mesaiye gelmeme gibi bir lüksleri(!) de olamıyor. ‘Sen kalmazsan kalan birileri bulunur’ tehdidini ile yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Sonuçta makine gibi programlanıp çalışan muhakeme edemeyen makineleşmiş  bir grup insan çıkıyor karşınıza… İnsanlara düşünmek  için fırsat verilmiyor ki muhakeme kabileyetleri gelişsin. Olanında zamanla köreliyor zaten. İnsanları makine gibi gören bir sistemin ürünleri başka ne olabilir ki!

Şirket sahipleri açısından düşünüldüğünde onlarında kendince haklı sebepleri var  tabiki. İşletmenin devamlılığını düşük maliyetlerle sağlamak zorundalar. Dedim ya öyle bir sıkışmısşız ki bu çarkların arasında ortada haklı da yok haksız da. Bir yerde haklı ve haksız ayırt edilemez hale gelmişse orada durum gerçekten çok vahim demektir. Ne yazık ki  bu vahim durum yıllardır bizleri kuşatmış durumda, içimizi kemirmeye devam ediyor.

27.02.2008

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/5/2007 - Güzellik bakan gözdeymiş

 

Güzellik Bakan Gözdeymiş...

 

İkbal Gürpınar’ın ‘Günaydın Gece’ isimli kitabını okumaya başladım. Kitabın daha ilk satırları düşüncelere dalmama yol açtı benim de bir zamanlar sürekli düşündüğüm ve içimi acıtan bir konuya değinilmişti. Severken sarf edilen, hiç bitmeyecekmiş gibi verilen sözler, güzel iltifatlar sonra zamanla aşıma uğrayan, en ufak bir pürüzde yerle bir olan duygular hatta bazen hiç yoktan nefrete dönüşen…

 

İkbal Gürpınar ismine yabancı olduğunuzu sanmıyorum. Zor şartlarda yaşayan insanların çaresizliklerini dile getiren ve yardımları organize eden bir program sunuyordu “Kimse Yok Mu?"

 

Kitapta programda karşılaşılan mağduriyetler ve çaresizlikler kalem alınmış tabi kamera arkaları ve yazarın hayata bakışı doğrultusundaki şahsi değerlendirmeleri ile birlikte...

 

Kitabın henüz 30 sayfalık ilk bölümünü okudum, çok şey anlatıyordu bu 30 safya… Diğer 30 sayfa ve bir diğer 30 sayfada öyle olacak eminim. Konu insanlar ve insanların yaşamlarından kesitler olunca bu sonuç kaçınılmaz oluyor sanırım. Bu satırları yazarken magazinsel içerikli yayınlar geldi hatırıma, onlarda da konu insanlar ve onların yaşamlarından kesitler, bu yayınlarda da ‘çok şey’ anlatılıyor(?) hatta haddinden fazla satılar diziliyor ama anlatılanlar ‘çok şey’ anlatmıyor. Nicelik? Nicelik bazen çok şey ifade ederken bazen nitelik karşısında kof ve komik bir yığın olmaktan kurtulamıyor.

 

 

Kitapta en etkilendiğim ve içimi sızlatan birisi de fakir bir ailenin küçük kızı Rukiye’nin küçücük kalbindeki kırıklığı anlatan satırlar… Akranlarının onu oyuncakları olmadığı ve için fakir olduğu için oyunlarına almayışlarının onun kalbinde bıraktığı acıyı bende hissettim yüreğimde sanki… Çocuklarımızı da kendimiz gibi bencil yetiştiriyoruz biz kendimizi karşımızdakinin yerine koyup empati yapmayı bilmiyoruz, onun acısını yüreğimizde hissetmeye çalışmıyoruz çocuklarımızın vicdanlarının seslerini kısıyor ve bu hain döngüyü devam ettiriyoruz. Belki de bu hain vurdumduymaz döngünün bir gün kurbanı biz veya kendi çocuklarımız veyahut torunlarımız olacak. Hangimizin gelecek ile ilgili ne gibi bir garantisi var? Neyimize bu kadar güveniyoruz da başkalarının duygularını bu kadar hiçe sayarak yaşıyoruz? Atalarımız ne kadar doğru söylemiş ‘Malına güvenme, bir kıvılcım yeter, güzelliğine güvenme bir sivilce yeter.’

 

Kitabın arkasındaki şu anlamlı sözler ile bitirmek istiyorum yazımı;

 

Güzellik bakan gözdeymiş. Niyetmiş her şeyi güzelleştiren, olmazları olduran. Sevgi, açılmayacak sanılan, üzerine kilit vurulan tüm kapıların anahtarıymış, tam da ümitsizliğe düşmeye ramak kala doğuruvermiş güneşi üzerimize yaradan; parlak ve sıcak. Tatlı dille söylenen sözlere doyulmazmış.  (İkbal Gürpınar)

 

 

Aslıhan...

 

 

 

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/1/2007 - FeRRaRiSiNi SaTaN BiLGe

 

Yayınevi: Goa
Yazarı: Robin S. Sharma
Barkod: 9789759064075
ISBN: 9759064073
Özellikler: 13,5 x 21 / ithal kitap kâğıdı / 199 sayfa / 1. Baskı
Yayın Tarihi: Mayıs 2005

 

Yaşamın kaosu içinde kendini ve ne yaptığını bilmeden sürüklenmek, bu selin içinde kaybolmak mı yoksa kendinin ve amacının farkında olarak yaşamak ve akışı kendin yönlendirmek mi istiyorsun?

 

Ferrari’sini Satan Bilge

 

‘Ferrarisi’ni Satan Bilge’ ‘çok satılanlar’ listesinin en başlarında gördüğümüz kitaptı bir dönem. Aslında diğer kişisel gelişim kitaplarından çok farklı olmayan kitabın ilgi görmesi sanırım isminin okuyucularda merak uyandırmasından kaynaklanıyor. Bir insan Ferrari’sini neden satar ki? Kitabın isminde ‘bilgelik’ kelimesinin kullanılmasının etkisini de göz ardı etmemek gerekir. Sonuç olarak okuyucu cezbedecek etkili bir isim seçilmiş olduğunu söyleyebiliriz…

 

‘Ferrarisi’ni Satan Bilge’ ismi kitabın kurgusu ile de bütünlük arzediyor. Teknikler diğer kişisel gelişim kitaplarından zikredilenlerden çok farklı değil. ‘Kendin ile ilgili düşünmeye zaman ayırmak, beynini eğitmek ve daima bilinç davranmak’ ana temellerinin üzerine oturtulmuş teknikler…

 

Çok ünlü bir avukatın şaşalı bir yaşamdan mütevazi bir yaşamamı tercih ediş serüveni ‘Ferrarisi’ni Satan Bilge’… Maddeci bir yaşamdan mistik bir yaşama geçiş öyküsü…

 

Avukatımız Himalayalar’ın zirvesinde yaşadıklarına inanılan ancak kimsenin görmediği ve efsanelerde anlatılanlar dışında haklarında kimsenin bir şey bilmediği ‘Bilgeler’i aramak için düşer yollara ve kimsenin ulaşamadığı bu bilgelere ulaşır. Himalayalar’ın zirvesinde bir süre yaşamlarına misafir olur bilgelerin ve bilgelik dersleri alır.

 

Bilgelik dersleri? Gözünüzde çok büyütmeyin, özü‘çok basit birkaç soruya cevap aramak, sonucunda kendi yaşamınızla ilgili bir karar vermek ve birkaç basit teknikle kendinizi programlamak’ olan dersler ‘bilgelik dersleri’…

 

Yaşamın kaosu içinde kendini ve ne yaptığını bilmeden sürüklenmek, bu selin içinde kaybolmak mı yoksa kendinin ve amacının farkında olarak yaşamak ve akışı kendin yönlendirmek mi istiyorsun? Önce bu soruya cevap bulacaksınız. Sorunun cevabı ‘hayat nereye götürürse oraya giderim’ ise bu kitabı bir kenara bırakın ve düşünmemeye devam edin… Eğer sorunun cevabı ‘Ben bir takım yeteneklere sahip bilinçli bir varlığım nasıl bu kaosun içinde kaybolmayı tercih edebilirim’ ise o zaman DÜŞÜNÜN! Bu kitabı okumanız da şart değil! Düşünmeniz yeterli sadece doğruyu yaşamak arzusuyla… İrade ve beyin egzersizlerine ihtiyaç duyacağınızı düşünüyorsanız kitaptaki tekniklerden faydalanabilirsiniz  ya da kendi tekniklerinizi kendiniz bulabilir kendi plan ve programlarınızı yapabilirsiniz...

 

Kitabımız biraz Budizm propagandası kokuyor. Her dinde olduğu gibi Budizmde de evrensel bir takım gerçekler var. Evrensel gerçekleri görmek ve neden önemli olduklarını bizlere neyi göstermek istedikleri hakkında başka bir dinin penceresinden bakmak isterseniz bu kitabı okuyabilirsiniz. Sonra bizim dinimizin bize ibadet anlamında yüklediği sorumlulukları düşünür kitaptaki tekniklerle bunu karşılaştırırsanız ‘bilgeliği’ himalayaların zirvesinde aramanın yersizliğini anlamak çok güç olmasa gerek…

 

‘Ferrarisi’ni Satan Bilge’ ilk satırlarda da belirttiğim gibi diğer kişisel gelişim kitaplardan çok farklı değil tek farkı kurgusu. İyi seçilmiş okuyucuda merak uyandıran bir kurgu ve bir isim… Ferrari mi İç denge mi? 

 

ASLIHAN YILDIRIM

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/12/2006 - Sevgili Matilda İnsanın Yürümesini Dört Gözle Bekliyorum

Kitabın Adı

 Sevgili Mathilda, İnsanın Yürümesini Dört Gözle Bekliyorum
   Susanna Tamaro çevirmen: Eren Cendey

Yayınevi

 GENDAŞ YAYINLARI
   288s, 13,5x19,5 cm; Karton Kapak; ISBN:9757809675; Dili:Türkçe

 

 

İnsanlık Nereye Gidiyor

 

Kitap Susanna Tamoro'nun Afrika'lı bir arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Her mektup mevsimlerin doğada meydana getirdiği değişiklerin ve bu değişiklerin yazarda uyandırdığı duyguların tasviri ile başlıyor ve yazarın kendi bakış açısıyla değerlendirdiği, toplumsal sorunların dile getirildiği satırlarla devam ediyor.

Başlık

' Sevgili Mathilda ' kitapdaki sevgi, 'İnsanın Yürmesi' insanlığın uyanışı ve eyleme geçişi, 'Dört Gözle Bekliyorum' bu uyanış dönemine duyulan özlem ve tutku...'Sevgili Mathilda İnsanın Yürmesini Dört Gözle Bekliyorum' sanırım kitaba bundan daha güzel bir başlık bulunamazdı.

İnsanın Yürümesi

'Yaşam, pek çoğumuz için sürekli ve yorucu, bir o kadar da basit ve kurnazca bir kendinden kaçış değildir de nedir? ' diyor mektuplarının birinde yazar ve kim olduğunu, nereden gelip, nereye gittiğini sorgulamadan diğerleri gibi yaşayan, kendi özüne yabancılaşan insanlığı sorguluyor. İnsanın kendisinin oluşturduğu, özünü kavramasını ve kendisini sorgulamasını engelleyen, bilinçsiz ve sınırsız tüketim anlayışının hakim olduğu yaşama ve bunun sonuçlarına dikkatleri çekmeye çalışıyor mektuplarının her satırında.

Susanna Tamoro bu anlayış içindeki insanı, herşeyin kendisi için varolduğunu düşünen son derece kibirli ve çılgın bir krala benzetiyor. Kral maddeye ve onun getirdiği saltanata ulaşmak için aynı zamanda maddenin kölesi oluyor. Tamoro'nun kralla ilgili tasviri; ' Kör ve sağır, bu körlüğünü ve sağırlığını meziyet sanan bir insan'

Tamoro her mektubunda, örneklediği farklı olay ve konularla insanlığın geldiği noktayı sorguluyor. İnsanın özgünlüğünü yitirerek diğerleri gibi olma yarışı içinde, uzak durduğu ve korktuğu yanlızlık olgusunu yazar 'İnsanın kendi kendisiyle bir içtenlik yaşayabilmesi için en olağan üstü yol' olarak nitelendiriyor.

Sonuç

'Ben yazının görünmeye değil, görmeye yaradığını düşünüyorum' diyen Susanna Tamoro'nun 'Sevgili Mathilda İnsanın Yürmesini Dört Gözle Bekliyorum' isimli kitabında, günümüzde düşünmeden konuşan ağızlarda anlamlarını yitirmiş kelimeler sanki anlamlarını bulmuş.

Bir beyazı bir zenciye yazdığı bu dostça ve insancıl mektuplar arkadaşlık, insanlık, sevgi kavramlarına adeta yeniden hayat vermiş.

 

Aslıhan Yıldırım

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/12/2006 - RuHsal zeKA

Neden Şanssızlıklar Beni Buluyor mu?  Diyorsunuz...

 

Ruhsal Zeka

Muhammed Bozdağ

Nesil Yayınları

İstanbul/2002

 

 

RUHSAL ZEKA

 

Olayların ardındaki incelikleri kavradığımda hayatımın akışı değişti; sanki 'gizli bir el' bana yol gösteriyordu, tesadüf  şanş ve kaza görüntüsündeki olayların 'Sınırsız Bir Bilinçle' planlandığını farkettim...Bu önsözler ile kitaba başlayan yazar; bu gizli eli ve onun insanların hayatlarına ne zaman ve ne şekilde müdahale ettiğini açıklamaya çalışmış eserinde.


Ruhsal Zeka!

Konu edilen “Sınırsız Bilinci” ve onun etkilerini kavrama

yeteneğini “Ruhsal Zeka” olarak isimlendiriyor yazar.

Ruhsal zekanın diğer zeka türleri; Duygusal Zeka(EQ)

ve Zihinsel Zeka(IQ) ile karşılaştırmasını yapan yazar,

 Ruhsal Zeka(SQ) ’nın huzurlu ve başarılı bir yaşamda

 payının daha büyük olduğunu savunuyor.

Yazar kitabın diğer bölümlerinde Ruhsal Zekanın

geliştirilmesi için yapılması gerekenlere yani

tekniklere yer veriyor.Ayrıca başarı yolunda kapıla

bilinecek bazı duygu ve düşüncelere karşı okuyucuları

 uyarıyor.

Neden şanssızlıklar hep bizi buluyor?

Yazar kitabın son kısımlarında “Sınırsız Bilinç” yani

“İlahi İrade” nin insan hayatı üzerindeki etkisinden

bahsediyor. Yaşadığımız kötü olayların arkasındaki

 sırları aralıyor. Muhammet Bozdağ bu olayların

bazen bizi korumak, bazen yükseltmek, bazen uyarı

amacıyla ve bazen de bizi cezalandırmak için yaşatıldığını

somut örneklerle açıklıyor. “Olayların ardındaki perdeyi

aralamaya çalışır, eylemlerinizi ve onları gerçekleştirme

gerekçelerinizi kontrol edip gerekli düzenlemeleri

yaparsanız hayatınızın akışı değişecektir” diyor yazar.

Yorum

Kitapta diğer kişisel gelişim kitaplarından farklı

tekniklere yer verilmiş.Tamamen kendi çalışmaları

 ve izlenimleri sonucu elde ettiği tekniklere yer

vermiş kitabında Muhammet Bozdağ. Bu durum

 eserini piyasadaki bir çok kitaptan farklı ve

özgün kılıyor.

Ülkemizde kişisel gelişim bazı kesimler tarafından

eleştirildi ve tamamen faydasız bir akım olarak

nitelendirildi. Kişisel gelişim bize batıdan gelen bir

akım, onlar ile inanç ve kültürlerimiz farklı.

Dolayısıyla kitaplarda yer alan bazı yorumların

bizimle ters düşmesi normal.

Bu akımı eleştirmek ve anlamsız olarak nitelendirmek

yerine; akımı bizim kültür ve inançlarımızla sentezleyerek

özümüze uygun hale getirmek yada bu konuda yapılan

çabaları teşvik etmek daha doğru olur kanaatindeyim.

Ne yazık ki bu sentezi yapmak, kafa yormak yerine

burada da taklitçiliği yeğliyoruz.

Muhammet Bozdağ bu sentezi yapış. Taklitten uzak

bu özgün eseri için Muhammet Bozdağ’ı tebrik

ediyoruz. Muhammet Bozdağ’ın özgün çalışmalarının

 devamını diliyoruz.

Ruhsal Zeka ile ilgilenirseniz: www.ruhsalzeka.com u

ziyaret edebilirsiniz.

 

ASLIHAN YILDIRIM

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/12/2006 - TeRöRsÜz ÖzGüRLüK

Değerlendirme ve sonuç: “80’li yılların sorunları, 2000’li yıllarda da ‘top10’ listelerinin ilk sıralarında. Bir konuda gelişme yaşanmış bu tür sorunları ört-pas.........

 

 

Kitap Adı : Terörsüz Özgürlük

Yazarı: Uğur Mumcu
ISBN No: 9758084100

 

 

TERÖRSÜZ ÖZGÜRLÜK

 

“Terörsüz Özgürlük”, Uğur Mumcu’nun 1980-1982 yıllarında yazdığı köşe yazılarının derlemesidir.

 

Kitaba önsöz yazan Nadir Nadi, “Uğur Mumcu’nun yazdıkları bugün günceldir. Bunlar yarınki kuşaklar hesabına, kuşkusuz ibret alınması gereken birer tarih dersi yerine geçektir.” demektedir. Nadir Nadi’ye bu konuda hak vermemek mümkün değil.

 

Dönemin güncel sorunları konusunda, Uğur Mumcu’nun anlattıklarından kafamızda şekillendirdiğimiz 80’li yıllar tablosu…Bankalar, şahıslar ve kurumlar arasındaki açıklanamayan ilişkiler, yüklü para aktarımları, gizli hesaplar…Suikastlar, cinayetler ve izlerini kaybettiren zanlılar… Dış güçler, içerdeki işbirlikçileri ve stratejik oyunlar…İçleri boşaltılmış ideolojik kavramlarla yapılan çığırtkanlıklar, savunulan ideoloji ile sergilenen davranışlar arasındaki uçurumlar… Önyargılar, birilerinin inadına Şu’cu, Bu’cu olama ve sırf birilerinin inadına bir şeylere karşı çıkma veya yanlışları inadına savunma hastalığı…

 

Yıl 2005, tabloyu oluşturalım. “80’li yıllar tablo” seç, kopyala; “2005 tablo” aç, yapıştır. Kurum, vakıf, şahıs isimlerini ve tarihleri değiştir (bazı isimleri değiştirmeye gerek bile kalmadı, halen popülerliklerini sürdürenler de mevcut), komutlarını verdikten sonra bir de “Karşılaştırma ve Sonuç” bölümü ekleyelim. Hani kuraldır ya! Bir önceki dönemin tabloları ile şimdiki tabloyu karşılaştırmak ve değerlendirmek!

 

 Değerlendirme ve sonuç: “80’li yılların sorunları, 2000’li yıllarda da ‘top10’ listelerinin ilk sıralarında. Bir konuda gelişme yaşanmış bu tür sorunları ört-pas etmek için kullanılan araçlara bir yenisi eklenmiş; uyuşturucu, magazin ağırlıklı program ve yayınlar…Bu küçük ilerlemeyi(!) gözardı edersek istikrarlı bir toplum olduğumuzu söylemek mümkün.” Son olarak bir “değişikleri kaydet” yapalım, işte bu kadar! Tablomuz hazır! Ne yazık ki, dönemin güncel sorunları, dönemimizin de güncel sorunları olarak varlıklarını devam ettirmekte.

 

27 Mayıs ve 12 Mart olaylarını anlattığı ilk yazısında; “ Yaşadığımız ortamda, toplumsal olaylara ‘yaşasın’ ya da ‘kahrolsun’ edebiyatı ile yaklaşmak çok yanıltıcı olur. ‘Yaşasınlar’ bir süre sonra ‘kahrolsunlar’, kahrolsunlar da bir süre sonra ‘yaşasınlar’ a dönüşür. Birinin sevinci birinin öfkesini birkaç yıl içinde silip süpürünce; geriye yalnızca, evet gerçeğin ta kendisi kalır. Tarihi yazanda gerçeğin ta kendisidir.” diyor. Acaba bunu yazarken bu gerçeğin, kendi gerçeği de olacağını düşünmüş müydü? Bir gün ona düzenlenen suikast sonucunda yaşamını kaybetmesi ile ‘yaşasınlar’ ve ‘kahrolsunlar’ edebiyatının tekrarlanacağını, “Bir komünist daha silindi yaşasın.” diyenlerin geriye yalnızca gerçekler kaldığında “Aslında bu adam doğru söylüyormuş” diyeceklerini… Ya da hiç düşünüş müydü, faili meçhul cinayetler üzerine yazılar yazarken bir gün kendinin de faili meçhul bir cinayete kurban gideceğini?

 

Nadir nadi’nin dediği gibi bu yazılar ibret alınması gereken bir tarih dersi niteliğinde. Ancak görünüşe bakılırsa tarihten ibret almamışız. Özgürlük hala terörle aranıyor. Birilerine de “Terörsüz Özgürlük” dilemekten başka yapacak bir şey kalmıyor yada “Terörsüz Özgürlük” için teröre kurban gitmekten başka bir son görünmüyor.

 

ASLIHAN YILDIRIM

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/12/2006 - Savaşçı / Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin

Savaşçı / Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin
Doğan Cüceloğlu
Remzi Kitabevi;
 

SAVAŞÇI

 

Hepimizin büyük bir heves ve coşkuyla başladığı girişimler olmuştur. Bu girişim bazen yeni bir iştir, yeni bir sportif aktivitedir, bazen de bilimsel veya sanatsal bir faaliyettir. Yogadır, meditasyondur, yeni bir vakıf veya dernek üyeliğidir.

 

Kimileri bu girişimlerinde ilk günkü heyecanlarını koruyabilirler. Her geçen gün, içlerindeki coşku biraz daha artarken; bazıları içinse her geçen gün yaptıkları şeyler biraz daha anlamsızlaşmaya başlar. Sanki akıp giden zaman, onların heveslerini biraz daha tüketen bir düşman olur.

 

Kimisi gittikçe anlamsızlaşan hayatın içinde kaybolurken, kimisi de içinde yeni kıpırtılar oluşturan başka bir girişimin ardına düşer, yine büyük bir hevesle. Sonra… Sonra zaman yeniden hevesine düşman olmaya başlar, ta ki kendisini heyecanlandıran yeni bir şeyle karşılaşıncaya kadar. Bu kez aradığını bulduğundan emin onun ardına düşer. Bu ardına düşüşler hep hayatını biraz daha anlamlı kılmak içindir aslında. Belki de hayatını bu anlam arayışı içinde tüketmiştir ya da tüketecektir. Yaşamı coşkulu ve anlamlı kılmak çabası, kimilerimiz için neden hep hüsranla sonuçlanır? Anlamı kendi içimizde değil de, “şeylerde” aramamızın bedeli olabilir mi bu hüsran?

 

Doğan Cüceloğlu’nun “Savaşçı Coşkulu ve Anlamlı Bir Yaşam İçin” isimli eserinde bu soruların cevabını bulmanız mümkün. Cüceloğlu, bu eserinde, büyük idealler ve hevesle öğretmenlik mesleğine başlayan ancak zamanın heyecanına düşman olduğu ve hayal kırıklıkları getirdiği Arif Öğretmen kimliğinde, tüm anlam arayışı içinde yavaş yavaş tükenen insanlara, doğru stratejiyi sunuyor.

 

Arif Öğretmen, büyük bir hevesle başlar öğretmenliğe! İdealleri vardır. Mesleğinin kendisine yüklediği sorumlulukların farkındadır. Öğretmenliğin en anlamlı mesleklerden biri olduğunu düşünmektedir. Ancak zamanla hevesi kırılır, yaptığı iş anlamsızlaşmaya başlar, hatta bu mesleği seçtiği için kendisini bir “aptal” gibi hissetmeye başlamıştır artık.

 

Genç, idealist bir öğretmenin kendini bu denli kötü hissetmesine neden olan, içindeki heyecanı söndüren, ne olabilirdi? Görünür sebepler; devletin okullara ve öğretmenlere sağladığı olanakların yetersizliği ve bu olanaksızlıklardan yılmış insanlar ve o insanların Arif Bey’deki etkileri… Kendilerinin de bir zamanlar idealist olduklarını, hayatın gerçekleri ile karşı karşıya geldiklerinde, hayalcilikten (?) vazgeçtiklerini söyleyen, güya realist, ayakları yere basan insanların; “deneyimli, yaşadıkça olgunlaşmış kişi” edasıyla Arif Bey’e boş hevesler peşinde koşmaması konusunda onun ruhunu zedeleyecek nasihatlerde bulunmalarıdır. Bunlar gerçekten samimi nasihatler mi yoksa ‘kendi başaramadığını başka birinin başarması korkusuyla’ sarf edilmiş sözler mi? Korku…Ancak bu korku, kıskançlık ürünü değil; sadece yıllardır ideallerini gerçekleştirme konusundaki başarısızlıklarının nedenine ilişkin, “bu başarısızlık bana ait değil, sistemin, koşulların yetersizliği” tezlerinin suya düşmesi korkusu. Başarısızlıkla yüzleşme çekincesi... hiçbir şeyin ardına sığınmadan.

 

Görünür neden, demiştik. Evet, bütün bunlar görünür nedenler. Arif Öğretmen, Doğan Cüceloğlu ile yaptığı görüşmeler neticesinde anlamıştı bunların görünür neden olduğunu ve Doğan Bey’in yardımı ile başarısızlıkla, bir şeylerin ardına sığınmadan yüzleşerek sorunun asıl kaynağını bulur. Sorun, Arif Öğretmenin bir “Savaşçı” olmamasıdır.

 

Savaşçı kimdir? Savaşı nedir ve kiminledir? Ortada bir savaş, bir de savaşçı olduğuna göre; bu savaşı kazandıracak stratejilerin de olması gerekir. Bu stratejiler nelerdir?

 

Savaşçının diğer insanlardan ayrılan en önemli özelliğini, “Duruş içinde olmak” ve “Pozisyon içinde olmak” kavramlarıyla özetleyebiliriz. Savaşçı, duruş içindedir”, diğerleri pozisyon içindedir. Kitapta duruş içinde olmak, bir geleceğe kendini adamak, ‘şimdi’ ve ‘burada’yı bu geleceği geliştirmek için kullanmak olarak tanımlanırken; pozisyon içinde olmak, gösterilen tepkiler ve söylenen sözler içinde kalarak eyleme geçmek şeklinde tanımlanmış. Savaşçı kendisini iyi tanır, sınırlarını ve yeterliliklerini bilir, ulaşmak istediği bir gelecek vardır, her şeyini bu geleceğe ulaşmak için programlar, yani onun içinde heves uyandıran şeyler, hayatını anlamlı kılacak uğraşlar, onu amacına ulaştıracak olanlardır. Neyi, niçin yaptığını bilir. Diğer insanlar anlamı “şeylerde” ararken, Savaşçı “şeyleri” hayata yüklediği anlama göre belirler.

 

Savaşçının savaşını ve bu savaşının kimlere karşı olduğunu, E.E. Cumming’in şu sözleri ile özetleyebiliriz: “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle çalışan şu dünyada kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez!...” Savaş; kişinin tanımladığı yaşam felsefesi, bu felsefe doğrultusunda üstlendiği sorumlukları ve eylemleri ile bir bütün olarak özümseyici bir tavırla, kendisi gibi kalabilme çabasıdır. Savaşı, onu diğerlerinden farksız yapmaya çalışan herkese ve koşula karşıdır. Stratejisi; iradesi dışında gelişen olayların ve diğer insanların söylediklerinin, onun izin verdiği ölçüde, ruhunu zedeleyeceğinin bilincinde olarak, her durumda uygun, duygusal tavrı almaktır.

 

Arif Öğretmen bir Savaşçı olsaydı, koşulların ve diğerlerinin söylediklerinin kendisini yıldırmasına izin vermezdi. Kendini ideal nesiller yetiştirmeye adardı. Doktor Fatma, Mühendis Ali, Siyasetçi Hasan, Öğrenci A, İşletmeci B, İşçi C… Onlar birer Savaşçı olsaydı, belki de bugün bir şeylerden yakınan, birbirlerine engel olan değil, üreten, düşünen, ideal bir toplum olurduk. Belki de hepimizin hayallerini süsleyen ideal bir dünya oluşturabilirdik. Doğan Cüceloğlu “Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı” demiş; ben de “İdeal Bir Toplum İdeal Bir Dünya İçin” diyorum.

 

Aslıhan YILDIRIM

“Cumba İstanbul” isimli dergide yayınlanmıştır. Kasım 2005

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/12/2006 - öLeSiYe SeVmEk

ÖLESİYE SEVMEK NE DEMEKTİR ?

 

KİMLER ÖLESİYE SEVEBİLİR ?

 

YETKİN BİLİNÇ...

 

SEÇİM YAPABİLMEK İLE YETKİN BİLİNCE SAHİP OLMAK ARASINDAKİ İLİŞKİ....

 

Kitap Adı : Ölesiye Sevmek

Yazarı : Avşar Timuçin

 

 

Ölesiye Sevmek

 

 

Kitap, Afşar Timuçin’in çeşitli makalelerinden oluşuyor. Afşar Timuçin, “Fransız Dili ve Edebiyatı” ve “Felsefe” bölümlerinde öğrenimini tamamlamış. Yurt dışında da eğitim gören yazarın, kitabın en arka sayfasındaki özgeçmişine göre ‘başarılı’ diyebileceğimiz bir kariyer hayatı olmuş.

 

Kitabı oluşturan tüm makalelerdeki ortak kavram ‘yetkin bilinç’ kavramı. Kitap ismini ilk makaleden alıyor: “Ölesiye Sevmek”. Bu makalede kavramların nasıl anlamsızlaştırıldığı ve yanlış kullanıldığı ‘sevgi’ kavramı ile somutlaştırılarak anlatılmış. Kavramların her bilinçte farklı anlamlar bulabileceklerinin altını çizen yazar, “Her kavram bir gerçekliği taşır.” diyor. Bu nedenle kavramların zaman zaman kötüye kullanılmalarının onları özde kirletemeyeceğini söylüyor.

 

Ölesiye sevmek… “Yalnızca yetkin bilinçler ölesiye sevebilir. Bilinç sevgi yoluyla dünya ile ilişkiler kurar. Sevmek bir bağlanma biçimidir, bize uygun olanı saptayarak onunla dünyayı yeniden kurma biçimidir.” diyor yazar. Tanımın ‘bize uygun olanı saptayarak’ noktasından ‘yetkin bilinç’ kavramının temel özelliği olan ‘seçebilme özelliği’ne geçiş yapılıyor.

 

“Yetkin bilinç üst düzeyde seçim yapabilen bilinçtir.” şeklinde bir tanım yapılıyor. Üst düzeyse, seçim yapabilmek… Zorlamalar altında seçim yapmanın gerçek manada seçim yapmak olmadığının ve gerçek anlamda seçim yapmanın seçmeme hakkını da elinde bulundurmak olduğunun altı çizilerek ‘üst düzeyde seçim yapmak’ kavramı netleştiriliyor.

 

‘Ölesiye sevmek’ kavramı tüm bu tanımlardan sonra açıklık kazanıyor. Seçmeme hakkımızı da kullanıp üst düzeyde bir seçim yaparak kişinin kendini sevgi ile bir şeylere adaması…

 

‘Bilinç Eğitimi’ isimli ikinci makalenin konusu bilinç oluşturmak ve bunu nasıl yapılması gerektiği. “Zihin edilgen olduğu kadar yönelgendir. Ancak onun yönelgenliği yetkin bilinç oluşturmaya yetmez. Bilinç ancak kendini insanlığın bugüne kadar yaratmış olduğu değerler içinde yetkin kılabilir. Bireysel deneyimler insanlığın deneyimleri ile bütünleşmedikçe verimsiz kalır. Örneğin felsefe tarihinin dışında felsefe yapmanız olası değildir.” diyor yazar. Sanırım yüzyıllardır aynı şeyleri tartışıyor ve bir sonuca ulaşamıyor olmamızın altında yatan temel mantıklardan birisi bu. Halen yüzyıllar önceki akımları ve filozofları konuşuyor olmamızın, bu kitapta sadece eski filozofların yaklaşımları ile aydınlatılmaya çalışılmış birkaç kavram üzerine yazılar bulmamızın ve hiçbir yeni fikir kırıntısına rastlamıyor olmamızın nedeni de…

 

Tarihi oluşturan insanlık deneyimlerini ve bunların etkilerini inkar etmiyorum. Ama geleceği tarihle sınırlandırmanın ve tarih dışında bir tarih oluşturamayız gibi bir yaklaşımın insanlığın farklı noktalardan gelişimine vurulmuş büyük bir pranga olduğunu düşünüyorum.

 

“Tarihsellik bizi ‘olan’dan ‘olumsal olan’a açmıştır. İnsanoğlu ‘olan’dan ‘olası olan’a bakmayı bilmeseydi, ne bilim, ne sanat, ne de felsefe gelişebilirdi.” diyor Timuçin. Aslında eğer ‘olan’ penceresinden bakılsaydı bunların hiçbiri gelişemezdi. Bunların hiçbirinin gelişme nedeni ‘olan’dan bakılması değildir. ‘Sanat’, ‘Bilim’ ve ‘Felsefe’ ‘olmayan’ı tahayyül edebilen, ‘olan’ın sınırlarından kendini kurtarabilen bilinçler tarafından geliştirilmişlerdir.

 

Kitabın ilerleyen bölümlerinde ‘Estetiksiz Estetik’ başlıklı makalede de aynı sınırlandırmayı görüyoruz. Estetiğin ancak eğitimle yakalanabileceğini söylüyor yazar ve doğuştan getirilen özelliklerin eğitilmedikleri sürece hiçbir şey ifade etmediklerini… Timuçin bir noktada haklı. Evet, eğitim gereklidir. Ancak eğitim, birilerinin bakış açılarını ve tekniklerini dayatmak ve kişiyi bunlarla sınırlandırmak şeklinde olmamalıdır. Toplumsal ve tarihsel deneyimler yanında bireysel deneyimler de önemlidir. Hatta bireysel deneyimlerin önü ne kadar açıksa, özgün eserler ve yeni fikirlerin ortaya çıkma ihtimali de o derece yüksektir.  

 

Kitapta birçok makale ve bunlar için söylenecek birçok söz var. ‘Yetkin bilinç’ ve bu kavramla ‘seçme özgürlüğü’nden bahsederken, bireyleri tarihsel ve toplumsal deneyimlerle sınırlandırmanın doğru olmadığını düşündüğüm için, özellikle bu sınırlandırmaları gördüğüm birkaç makaleye değindim.

 

‘Olan’ın sınırlarından kurtulmuş ‘özgün eserler’ ve ‘yeni fikirler’ görebilmek dileğiyle…

 

ASLIHAN YILDIRIM

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/12/2006 - Üçünçü Dünyadan

Kitabın Adı: Üçünçü Dünyadan

Yazarı: Mahmut Dikerdem

 

 

 

ÜÇÜNÇÜ DÜNYADAN

 

“Üçüncü Dünyadan” ülkemizi en kritik dönmelerinde, 3. Dünya ülkelerinde bizi temsil eden Mahmut Dikerdem’in anılarından oluşan, siyasi ve yakın tarihimiz ile ilgili kaynak sayılabilecek bir eser.

Kitap Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin sömürgeciliğe karşı verdikleri savaş sonrasında, bağımsızlıklarını kazandıkları, kritik bir dönemin analizi niteliğinde. 


Bağımsızlıklarını kazanmışlardı 3. Dünya Devletleri........Bu bağımsızlık gerçek anlamda bir bağımsızlık mıydı? Dikerdem, bu kitabıyla, emperyalizmin pençelerinden bir türlü kendilerini kurtaramayan, onun nefesini sürekli enselerinde hisseden devletlere ve liderlerine çeviriyor gözlerimizi.

Aslında gözlerimizi çevirdiğinizde, önümüzde duran tablo çok da yabancı gelmiyor. Bu tabloyu görmek için Gana, Hindistan yada bir diğerine bakmanıza gerek olmadığını anlıyorsunuz ve emperyalizmin nefesini sizde hissetmeye başlıyorsunuz. Sonra garip bir hüzün, ümitsizlik ve çaresizlik hissi.... Daha önce bu kitabı okumuş olanlar ne hissetti, okuyacak olanlar ne hissedecek bilmiyorum ama benim hissettiklerim bunlar.

Birçok Asya ve Afrika ülkesinin adı geçiyor ve bunların savaşı. Her yeni ülke ile ilgili bölümü okurken, umarım bu sefer diyorum... Ama hep aynı son... Hüsran... Emperyalizmin çarkları arasında sıkışmış devletler ve liderler...

Tablo... Hani şu yabacısı olmadığımız... Hep sütün kaymağını yiyen, ne olursa olsun kendilerine bir şey olmayan bir elit kesim; her şeyin ceremesi çekmeye, hep kemerlerini sıkmaya mahkum halk yığınları; ülkesine, insanına yabacılaşmış, eleştirmekten başka bir şey bilmeyen, işime gelmezse “alır başım giderim Avrupa’ya” diyen bir aydın kesim; kendi çıkarlarının herşeyin önünde tutan gözlerini iktidar ve para hırsı bürümüş emperyalizm uşakları; siyasetten bir türlü uzak duramayan askerler...Bu tablo eminim sizede çok tanıdık geldi.

Formula yarışlarının ülkemizde yapılması 3. dünya ülkesi olmadığımızı ispatlamak için yeterli mi? Bu tabloyu değiştirmeden bunu kanıtlamamız mümkün mü? Yada neden hep birilerine bir şeyler kanıtlama çabasındayız? Bu bizim yagımız mı? ? ?

İran Anıları

Mahmut Dikerdem’in “İran Anıları” bölümünde anlattıkları, o dönemde İran da yaşananlar kadar, ülkemizde gerçekleşmiş, döneme damgasını vuran 27 Mayıs Olayları’na da ışık tutması açısından önemli.

Aslında ne İran’daki ne de ülkemizdeki durum bugünden farklı değil. Değişen sadece kişiler ve zaman değişmeyen ise düzen, emperyalist güçlerin emelleri ve stratejileri. “Tarih tekerrürden ibarettir.”, “Tarihini bilmeyen geleceğine yön veremez.” sözleri meğer ne kadar doğruymuş.

Dikerdem, Menderes Hükümetinin, Rusya ile ikili ilişkilerini geliştirme girişimlerinde bulunduğu bir dönemde İran’da görevlendiriliyor. Tabi bu girişimler hem İran’ı hem de Amerika’yı tedirgin ediyor. Malûm, Amerikanın Ortadoğu Projesi, Türk-Rus ilişkileri gelişirse büyük bir tehdit altında kalacaktı. Amerika bunu göze alamazdı. Sonra, kaçınılmaz son... Sanırım 27 Mayıs olaylarının perde arkasında hangi gücün olduğunu söylememe gerek yok.

Büyük Elçimiz, İran’daki manzarayı anlatırken; Tahran’ın görkemli bulvarlarından daracık sokaklara girdiğinde, gördüğü halk tablosunu tasvirini yaparak, ardından “Kapitalist yoldan kalkınmada somun ne denli büyürse büyüsün, onu yiyen küçük bir azınlıktan ibaret kalmakta, geniş halk yığınları ise azınlığın artıkları ile geçinmektedir.” diyor. Sanırım bu tespit ülkemizde büyümeden, enflasyonun düşmesinden bahsedilirken neden halkın bunu hissedemediğini, kemerlerini sıkmaya devam etmek zorunda kaldığını yeterince açıklıyor ve somunun büyüyen kısmının, kimlerin midesine gittiğini de.

İran’da Şehinşah ile sefirlerin tanışma törenleri de hayli ilginç. Sefir Şehinşah’ın huzuruna gelinceye kadar belirli bir sayıda eğilmesi ve yanından ayrılırken de sırtını O’na dönmemek için geri geri yürümesi gerekli, çünkü protokol bunu gerektiriyor. Peygamberimiz ile ilgili okuduğum hiçbir kitap veya yazıda insanların yanına bu şekilde kasılarak girdiğine, böyle bir uygulamayı talep ettiğine rastlamadım. İnancımıza göre Müslüman sadece Allah karşısında eğilir(secde,rüku) . Peygamberimiz dahi böyle protokolleri talep etmemişken Şehinşah’ın kendisini ne zannettiğini düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. (Maalesef, islam’a mal edilmiş şeyh-mürid ilişkilerinde bu tür uygulamalara rastlıyoruz.)

O dönemde İran ile ABD arasında yapılan bir destek antlaşmasında İran’ın savunulmasından çok rejimin desteklenmesi amacının güdülmesi, uzun vadedeki planların sadece stratejik değil dini boyutlarının da olduğunu düşündürüyor. İslam=Irak, İran Şeriati, İslam= Terör, İslam=Geri kalmışlık denklemlerini kafaları karıştırmak ve İslam’ı kötülemek için kullandıklarını düşünürsek amaçlarını anlamak zor olmuyor.

Dikerdem kitabında “Allah’ın emri, emperyalistlerin kavli ile 2500 yıllık İran Devletinin son ve mutlak hükümdarı oluyordu.” cümlesi ile İran’daki siyaseti, devletin başına geçmek için kimlerden icazet alınması gerektiğini çok güzel özetlemiş.

Kara Afrika

İngiliz, Fransız ve Belçikalı sömürgecilere karşı savaş veren Kara Afrika Ülkelerinden Kongo’da Lumumba, Gana’da Nkrumah adında liderler ortaya çıkmış ve bağımsızlık mücadelesi vermişler. İlk olarak Gana bağımsızlığını kavuşmuş. 1960 yılında Gana ve Senegal’de elçilikler kurulmuş fakat 27 Mayıs Darbesinden sonra, atanan elçiler geri çağrılmış. Daha sonra Dikerdem Gana’ya görevlendirilmiş.

Dikerdem’in Gana ile ilgili izlenimlerini anlattığı bölümün giriş kısmı hiç iç açıcı değil. Sömürgecilik döneminin mirasının anlatıldığı bir bölüm başka nasıl olabilirdi ki. Yetersiz beslenme, sağlık koşullarının kötülüğü, düşük bir ekonomi, %95’i okuma yazma bilmeyen bir halk...

Bağımsızlıklarını kazan ülkelerin karşılarında bir de soru işareti duruyordu; “Şimdi bu ülkeyi nasıl kalkındıracağız? ” Dikerdem kitabında, bu ülkelerdeki kalkınma çabalarına, çabaların başarılı ve başarız sonuçlarına ve bunların nedenlerine geniş bir yer vermiş. Özelikle de Nkrmah’ın sosyalist yöntemlerle ülkesini kalkındırma girişimlerine.

Sömürgeci devletler bazı yerlileri, kendilerine, yönetimde yardımcı olmaları için eğittiklerini ifade eden Dikerdem, eğitilen kişi sayısının da sınırlı olmasına özen gösterdiklerinin altını çiziyor. Tamamen Avrupa kültürüne göre, Avrupa tarihini okuyarak yetiştirilen yerliler; Avrupalıyı bir idol gibi görüyor, Onlar’a benzemenin ve Onlar gibi davranmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünüyor. Ancak bu elit tabaka içinde çok hırslı olanlar ve sömürgecilerin işlerini bozacak olanlar vardı. Nkrumah’da bunlardan biriydi. Bağımsızlıktan sonrada yine bu elit kesim yönetimi devralmıştır.

Nkrumah’a güven mektuplarını sunduğu resmi törenin kendini nedenli şaşırttığını belirten Dikerdem, törenin İngiliz resmi törenlerini andırdığını hatta İngiltere ve emperyalizm aleyhine nutuklar atılırken parlamento üyelerinin İngiliz Bürokratlar gibi tepkiler verdiğini ifade ediyor ve ekliyor “Sömürgeci beyaz adamın etkisi Afrika Burjuvazisinin yaşamına derinliğine girmişti. Afrikalıyı bir köle gibi kullanırken öte yandan da ona kendisini tek değer ölçüsü, erişilmesi gereken ideal olarak kabul ettirmesini bilmişti.”

Nkrumah’ın sosyalist yöntemleri başarıya ulaşmamış, ne partisinden nede dünyadaki sosyal bloklardan beklediği desteği görmemişti. Parti içindeki görüş ayrılıkları, parti üyelerinin iktidar hırsı, Nkrumah’ın yanlış uygulamaları ve halkın sorunlarını zaman zaman gözardı etmesi, ayrıca emperyalist güçleri rahatsız edici girişimlerde bulunması hükümetin bir darbe ile indirilmesine neden olmuştu.

Dikerdem Afrika ülkelerin uygulamaları ilgili şu genellemeyi yapmaktadır:

“ -Ne bilimsel sosyalizm nede kapitalizm- savından hareketle Afrika’ya özgü bir kalkınma modeli arayan ülkeler sonuçta bir devlet kapitalizmi sürecine girmişlerdir. Pre kapitalizminden sosyalizme geçiş dönemini yaşayan toplumlarda sık sık görülen bu olgu şöyle özetlenebilir; Kapitalizmde sosyal üretimin hem mülkiyeti hem de denetimi burjuvazinin elindedir. Geçiş dönemi toplumlarında ise mülkiyet devletin olabilmekte, fakat denetim devlet otoritesini kullanan burjuva bürokrasinin eline geçmektedir. Böylece kapitalist olmayan yoldan kalkınma modelleri bir noktada bürokrasinin inisiyatifine bırakılmış olmaktadır, çünkü bürokrasiyi denetleyen güçler yoktur. Bunun sonucu ise toplumun en kaypak sınıfı olan küçük burjuvazinin, ergeç Emperyalizmle uzlaşmasına yol açmaktadır.”

Dikerdem kitabında Hindistan’a, devrimci devlet adamı Nehru’nun kızı İndira Gandhi hükümetine de genişçe bir yer vermiş. Hindistan’daki tablo da diğerlerinden farklı değil. Yine burjuvazi, iktidar savaşları, sosyalizm adına, halkçılık adına halkın ezilen halk… Ezilmiş halkın çıkarlarını koruma nutukları, sosyalizm nidaları ile devletin başına geçen İndira Gandhi işçi sınıfını ezmiş, siyaset adamlarını, gazeteci ve memurları tutuklatmıştır. Dikerdem Gandhi’yi katı bir diktatörlüğe iten ülke koşullarını anlatmış. Zor şartlar altında ülke idare edilmeye çalışılmış ancak hiçbir koşul böyle bir diktatörlüğün bahanesi olamaz.

Son söz

Bu kitabı okuduktan sonra bir kez daha anladım ki çok garip bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlık Hakların konusunda nutuklar atıp kendisini dünyadaki insanların haklarının koruyucusu ilan edenler....İnsanlığa en büyük haksızlığı kendileri yapıyor. Halkçı, sosyalist olduğunu söyleyenler… Kendi halkının değerlerine ve inançlarına küfrediyor, köylüsünü küçümsüyor, gelir düzeyi düşük olan insanlara tepeden bakıyor. Milliyetçilik nidaları ile yeri göğü inletenler…..Kendi vatanın evlatlarını zehirliyor, bu vatana evlat yetiştirecek, geleceğin anneleri olacak kızlarımızı harcıyor.

Anlayamıyorum dilimize doladığımız kelimelerin anlamlarını, onları kullanmanın sorumluluklarını mı bilmiyoruz? Nutuklarımız ile yaptıklarımız neden bu kadar çelişiyor? Kavramların içlerini boşaltıp, kelimelere yüklenen yeni anlamlar yada anlamsızlıklarla kafaları bulandırmanın bu kadar kolay olmadığı bir dünya, neyi niçin kullandığını bilen, ağzından çıkan her kelimenin anlamının gerektirdiği gibi yaşayan insanlarla dolu bir dünya dileğiyle…

 

Aslıhan Yıldırım

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Benim hayata ve olaylara bakış açım....

Kategoriler

Arşivim

KADIN

Kadınların özlerine...

Evlilik (?) Kölelik (?)

Anadolu Kadını

Feminizm Bilinçaltı

Erkek Olmak ? Kadın Olmak?

8 Mart

BENİM PENCEREMDEN

Heybeliada Gezisi

Emperyalizmin Çarkları

Hatalar ve Pişmanlıklar

Sevgi ve Konum

Sezgisel ve Duyumsayan …

Dışa ve İçe Dönük …

Muhtaç Olduğumuz Kudret

Kimin Torunlarıyız

Kimin Torunlarıyız

Özel Günleri Sevmiyorum

MASALlar ve Masalcıklar

Arı Olmayı…

Şekilsel Odaklı…

İçindeki Çocuğu…

Sanal Ortamda Sevmediklerim

Korkarak Yaşıyorsan

Sessiz Geminin Sessiz...

Tek Başınıza Düzeni...

Ne Zaman Keşke Denir?

Zeka Eş Seçiminde...

Duyguları Okutmak

Siz Birilerinin Duyguları...

Bir Irkın Kaderinde...

İnsanın Bir Şekli Olmalı

Ne Zaman

Hangisi Diğerini Tarihe...

Daha Doğmadan

Sevinelim mi Üzülelim mi?

Kendi Kendini Değersizleştirme

Hayat Seçimlerden…

BENİM İÇ DÜNYAMA AÇILIMLAR

Ben

Affet Beni Lütfen

Hiç Kendinize Elveda Dediniz Mi?

İçimizdeki Boşlukları Dolduranlar…

Geleceksen

Ben Büyükbabamlarla...

Ben Bir Ağaç Olmak İsterdim

Sana İhtiyacım Yok! Maskesi

Kopsun Artık Bu Fırtına

SİZLER İÇİN

Goblen Sanatı

Geç Kalmış Bir Tebrik

Onlar Uyurken Bizimle Paylaştıkların

Bloglar Sahipleri İle Anlamlı ve Güzel

Peki Ya Sizin Kafanızdaki Resim

Candan Hanımla Candan Bir Sohbet

KİTAP

Siyasi- İdeolojik

Rabıta

Üçünçü Dünyadan

Terörsüz Özgürlük

Sistem İçinde Kadın

Roman

Düzceli Mehmet

Aysel

Kendini Arayan Adam

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git

Felsefi

Ölesiye Sevmek

Sevgili Mathilda

Güncel

Güzellik Bakan Gözeymiş

Kişisel Gelişim

Ustalık

%100 Düşünce Gücü

Sınırsız Güç

Duygusal Zeka

Kendime Engel Olmayacağım

Sadece Aptallar 8 Saat Uyur

Martı Jonathan

Savaşçı

Ruhsal Zeka

Ferrarisini Satan Bilge

Arkadaşlarım

askicin
donence
onlaruyurken
ahmetde
oblomov
omerinal
sukruyilmaz
bembeyazsayfam
ustaplan
mizahhh
beyazatliprens
hvvnr2000
karamuratefsanesi
bluepoison
garipyolcu
acihuzun
karcai
yalinhastasi
mehpareogt
muhalefetim
beyazkedim
keremoz
samatracik2006
gulumcan
sirin1982
nuranayaan
firtinatepesi
apolitik
yagmur056
egeberkay